[Gezi Indeksi] [Ana Sayfa] [Seneler Önce Dünya Turu] [Madrid] [Cordoba] [Granada] [Sevilla] [Barselona] [Girona] [Dali] [Moskova Genel] [Amerika] [Çin] [Hong Kong] [Tayland Bangkok] [Singapur] [Endonezya] [Dubai] [Maldivler] [Paris 1] [Paris 2] [Nice] [Montpellier] [Nancy] [Floransa] [Sicilya] [Amsterdam] [Kopenhag] [Malmö] [Prag] [Mısır hakkında..] [Mısır izlenimleri] [Sharm El Sheikh] [Ürdün ve Amman] [Petra ve Ölü Deniz] [Brezilya] [Sudan] [Arabistan] [Adapazarı-Bolu]

 

sdmenu.gif (328 bytes)   Floransa

 
 


Not: Küçültülmüş resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz. 

Bu, Floransa’ya 3. gidişim; şu ana kadar işlerimin yoğunluğundan yazmak mümkün olmadı. Lakin bu sefer, Christiano adındaki çok bilgili bir rehbere düşünce, öğrendiklerimi unutmadan sizlerle paylaşmak istedim.

Aslında Floransa küçücük bir şehir: şehrin merkezi bizim Eminönü civarı kadar bir yer. Lakin orta çağdaki önemini görünce o küçücük yer devasa boyuta ulaşıyor.  



Kentin ilk kuruluş merkezi

Floransa Arno Nehri’nin kenarında M.Ö. 50 yılında kurulmuş, fakat orta çağa gelince bir kültür, ekonomi, dolayısıyla sosyal merkez görünümüne bürünüyor. Tabii bunda en büyük pay, Medici ailesinin... Medici ailesini belki bizim şimdiki Sabancılara veya daha doğrusu Kadir Has’a benzetmemiz mümkün; çok zengin olan bu aile hem bankerlik ve ticaret yapıyor, hem de kazandıkları parayı şehirlerini güzelleştirmek için harcıyorlardı. Rönesansın başlangıç hareketi olan Hümanizma bu sebeple Floransa’ da yeşermiştir. Mediciler sayesinde, Leonardo Da Vinci, Michael Angelo gibi büyük ressam, düşünür ve heykeltıraşlar eserlerini yapmaya imkan bulmuşlardır. Hatta o zamanlar para birimleri bu kentten ismini alan Florin olmuştur. Şimdiki cumhuriyet altını gibi 7 küsur gr ağırlığındaki saf altın para tüm Avrupa’da geçiyordu. Lakin bazı uyanıklar bu paraların etrafını eğeleyerek bir miktarını çalmaya başlayınca kimi tüccarlar tarafından kabul görmez oldu. Bunun üzerine halen şimdiki paralarımızda da mevcut olan, kenar tırtıkları eklendi. Çünkü üçkağıtçılar bu paraları eğelediklerinde tırtıklar kaybolduğundan, sahtekarlıkları ortaya çıkıyordu. Bu nedenle Florin saha güvenilir bir para olarak uzun süre dolaşımda kalmaya devam etti.

Dünyada ilk çatalı bulanlar da Medici ailesidir. O zamana kadar el ile yenen yemekler yerine et ve sebzelere batırılan çatalı önerip, önce kendi ailelerinde kullanmışlar, daha sonra halka önermişler ve nihayet çatalın kullanım hikayesi Fransa asilzadelerine kadar uzanmıştır.

Aralarında doktorlar olduğu için ailenin isimi Medici idi. Zaten Medicina = Tıp , Medicine = Doktor terimleri hep bu kökenden türemiştir.

Son bir not olarak da Burjuva teriminin Floransa’dan kaynaklandığını belirtmeden geçemeyeceğim. Bildiğiniz gibi orta çağda parası olan ya asillerdi, veya derebeyleri idi. Daha sonra topraktan para kazanan bir kitle oluştu. Bu kitleler hem paralarını korumak için, hem de saldırıları bertaraf etmek için Bourg adı verilen kulelerde yaşarlardı. İşte daha sonradan türeyen ve parası olan köylüleri belirten Burjuva terimi Bourg’larda oturanlardan çıkmıştır.

Bir Bourg(eois) evi

Floransa turuna şehrin en büyük kilisesinden başlamazsak olmaz... Bu kilisenin adı “Cattedrale di Santa Maria del Fiore ” dir. “Çiçeklerin Aziz Meryem’i” anlamına gelen bu kiliseye “ Duomo” da derler. Aslında “Duomo” “kubbe” demektir. Ve İtalya’nın bir çok şehrinde büyük katedrallere Duomo adı verilmektedir. Duomo’ nun dışı çok süslü oymalarla bezenmiştir. Yanında bulunan çan kulesi “Campinello” da en az kilise kadar süslüdür. Çan kulesini Giotto isimli bir mimar–ressam yapmıştır. Zaten tarihte düz fotoğraf basımı gibi kabartmalardan üç boyutlu resim gibi kabartmalara geçen ilk sanatkar Giotto’ dur; bu nedenle de çan kulesine “Giotto Kulesi” adı verilmiş...

Dışı bu kadar ağır süslerle bezenmiş olan Katedralin içi ise, tam tersine çok sade bir görünümdedir. Sebebi ise Medicilerin o zamana kadar yapılmamış türde bir kilise yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Neredeyse Avrupa’daki tüm Orta çağ kiliselerinin içi ikonalarla, fresklerle ve vitraylarla süslüdür. Halbuki Floransa katedralinin iç duvarları düz ve bomboştur.  Eskiden bu duvarlarda, Hıristiyanlığın ilk yıllarını tasvir eden büyük halılar asıllıymış. Bu halılar;

bullet Hem kiliseyi dekore etmekte,
bullet Hem Medicilerin değişik düşünce tarzını ve zenginliğini yansıtmakta,
bullet Hem de isteyen ziyaretçilere kopyaları satılarak Floransa’ ya gelir sağlamaktaymış.

Katedralin kubbesi 54 metre çapında bir sekizgendir ve bu devasa kubbe 13 – 14. yüzyılda yani, Vatikandaki San Pietro Katedrali ile Londra’ daki Saint Paul Katedralinden çok daha önce yapıldığı için takdire şayandır. Diğer bir benzetmeyi de bizim Aya Sofya' mızla yapabiliriz: Aya Sofya kubbesinin yerden yüksekliği 56 m.dir. Başka bir deyişle, Aya Sofya ' yı kaldırabilseydik ve yan yatırabilseydik.. neredeyse Duomo' nun içine sokabilirdik..))

 

Santa Maria del Fiore       Vaftizhane    Rehberimiz Christiano   Cennet Kapısı

Duomo’ nun önündeki yuvarlak bina ise eski “Vaftiz Hane” dir. Bilindiği üzere Hıristiyanlar, Müslümanların tersine, günahkar doğarlar. Bu günahlarından arınmaları için de papazlar tarafından vaftiz edilmeleri gerekir. İşte kilisenin vaftiz hanesi ortadaki bu yuvarlak daha doğrusu oktogonal (sekizgen) yapıdır. Vaftiz hanenin güneyindeki bronz kapı orijinaldir ve üzerindeki tasvirler iki boyutludur yani derinlik hisleri yoktur. Güney tarafındaki altın kaplama kapı ise “Cennet kapısı” olarak anılır ve daha sonradan yapıldığı için Giotto’ nun başlattığı üç boyutlu kabartma özelliğini taşır. Aslında turistlerin resmini çektiği ve benim de sizlere sunduğum cennet kapısı, hakiki kapının kopyasıdır. Orijinali ise kilisenin içindeki müzededir.

 

Duomo’ nun sağındaki yol, ünlü markaların mağazalarının yer aldığı şehrin önemli  caddelerinden biridir. Bu yol bizi Senyörler Meydanı’ na götürür. Bu meydan ise orta çağda şehrin kalbini oluşturmaktaydı. Tüm toplantılar, gösteriler, tartışmalar bu meydanda yapılırdı. Hatta tiyatro eserlerini sunmak ve konserler vermek için meydanın güney tarafında bir açık hava sahnesi dahi mevcuttur. Halen bu sahnenin içinde bir açık hava müzesi gibi birçok güzel heykel sergilenmektedir. Bu heykellerden biri sahnenin sağında yer alan üç kişiyi iç içe geçmiş olarak tasvir eden heykeldir. Bildiğimiz normal heykellerin tersine bu heykelde ön, yan ve arka cephe diye bir şey yoktur. Heykelin dört bir yanı işlenmiş, böylece hangi yönden bakarsanız bakın mutlaka heykelin önündeymişsiniz izlenimi verilmiştir. Sahnenin solundaki bronz heykel ise mitolojik tanrıçalardan Meduza’ nın başının kesilmesini betimler. Rivayet odur ki Mediciler heykeltıraşa bu heykeli bir parça olarak dökerse 800.000 Florin ödeyeceklerini söylemişlerdir. Ama heykelin döküm sayısı arttıkça meblağı düşüreceklerini belirtmişlerdir. Heykeltıraş eserini ancak üç parçada dökebilmiş, gene de Mediciler bonkörlüklerini göstererek heykeltıraşa sanki bir seferde yapılmış gibi ücreti ödemişlermiş. Bu meydanda Medicilerin sarayının önünde hem Michael Angelo’ nun Davut heykelinin kopyasını görebilirsiniz, hem de nerdeyse meydanın ortasında olan Neptün çeşmesini seyredebilirsiniz. Bu çeşmede su geri planda tutulmuş, karakteristik olarak heykel ve anıtsal görünüm öne çıkarılmıştır. Heykellerin arkasındaki büyük yapı Medicilerin işleri büyüdükten sonra yerleştikleri ikinci ve büyük kale/sarayları imiş. Sarayın kulesine uzaktan bakıldığı zaman Floransa’ nın amblemi olan  zambak çiçeğini andırdığını fark edeceksiniz. Zaten sarayın duvarlarının üstünde de aynı arma işlenmiş durumda... İşleri büyüdükten sonra, Mediciler bu sarayın yanına ticari ofislerini yapmışlardı. Bu ofisler şu anda “Uffizi = Ofisler” sanat müzesine dönüşmüş durumdadırlar. İçerideki bir çok tablonun arasında belki de en önemlisi Botiçelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosudur. Aynı müzede yer alan Leonordo Da Vinci’ nin eskizlerini ve Rafael’in tablolarını da kaçırmamanızı öneririm. Yalnız, pazartesileri kapalı olan bu müzenin girişinde uzun bir ziyaretçi kuyruğu oluşmaktadır. Bu nedenle 3 € vererek giriş kapısının karşısında bulunan rezervasyon bürosundan mutlaka daha önce bilet alarak rezervasyon yaptırmanızı öneririm.

       

Neptün çeşmesi       Medici Sarayı       Açık Sahne      Medusa         Üç Boyutlu Heykel

Medicilerin sarayından Arno nehrinin karşı kıyısında bulunan yazlık sarayları Pitti’ ye uzanan kapalı bir galeri mevcuttur. Uffizi Müzesi’nin sonunda Arno Nehrine ulaştığınızda sağa bakarsanız nehrin üzerindeki -bu galerinin de devam ettiği- meşhur “Ponte Vecchio” yani Eski Köprü’yü göreceksiniz. İsminden de anlaşılacağı üzere, Eski köprü 5 asırdır yerli yerinde durmaktadır. Eskiden burada daha çok kasaplar, kümes hayvanları satıcıları, pazarcılar bulunurmuş. O zamanlar kestikleri hayvanların deri, baş vs. gibi kalıntılarını, sebze satıcılarının çürümüş sebze ve meyveleri Arno nehrine atmaları kötü kokulara sebep olduğundan Mediciler bu tür tüccarların eski köprü üzerinde çalışmalarını yasaklamışlar. Belki de böylece ilk çevre kirliliği karşıtı hareket Mediciler tarafından başlatılmıştır... O zamandan beri ve halen köprü üzerinde altın imalatçıları ile mücevher dükkanları bulunmaktadır ve genelde zengin turistler bu mağazalardan alış veriş yapmaktadırlar.

   

Ponte Vecchio

Köprünün resmini çekmek isterseniz önerim, sevgili rehberimiz Chiristiano’ nun bizi götürdüğü Bristol Oteli’nin avlusudur. Zaten bizim yarım günlük şehir turumuz da burada sona ermişti...  Lakin ben bundan 5 sene önce gittiğimiz, yemeklerinin tadı damağımda kalan ve çok yakında bulunan “La Sagrestia” lokantasına gitmek istedim. Dostum Dr. Sezar Mural ile lokantaya uğradık: eski köprüyü geçtikten sonra dümdüz 50 m giderseniz solda bu lokantayı göreceksiniz. Afiyetle -zamanımız olmadığı için- pizzalarımızı yedik. Lokantanın içi eski Rönesans tablolarının kopyalarıyla ile bezenmişti. Bu tabloların altında ise Arno Nehri’nin taştığı 1966 yılında suyun ulaştığı seviyeyi gösteren işaretler var (alttaki resmi büyültürseniz o bronz plakaları görebilirsiniz.). O sene, insan boyuna ulaşacak kadar su evlerin giriş katlarını doldurmuştu. Aynı yıl, suyun tahliyesi için nehrin yatağında hafif değişiklik yapmışlar, çünkü bu değişiklik yapılmazsa nehrin daha ileride yanından geçtiği Pizza Kulesi daha da eğilecek, belki de yıkılacakmış. Kule zarar görmesin diye İtalyanlar nehir suyunun boşaltılmasını değişik bir hattan yapmışlar. İşte böylece memleketlerinin gelir kaynağı olan tarihi sanat eserini koruyabilmişler. Acep bizde olsa bu kadar ince düşünür müydü büyüklerimiz; ne dersiniz ?

Ristorante La Sagrestia www.lasagrestia.com
Via Guicciardini, 27/R.
(Ponte Vecchio) 50125 Firenze

Son olarak sizlere davetli gittiğimiz başka bir restauranttın adresini vereceğim:

Ristorante “Buca Mario” www.bucamario.it  
P.zza Ottaviani a pranzo 50125 Firenze

Bu restaurant tanınmış ve zor yer bulunan bir lokanta. Belki de bizim Tepebaşı’ ndaki Hasır Meyhanesi’nin biraz daha büyüğü.... Aslında yemekleri çok güzel; lakin bizim için seçilen yemekler o kadar tatsızdı ki o güzelim yerden içimiz buruk ayrıldık... Ne yazık ki bu güzel bir yere gidip oranın tadına varmadan ayrılmak, yemek seçimlerini yapan Türk acentesinin kusuru idi. Türk damak tadını bildiklerini zanneden insanlar İspanyol Tapaslarının kötü örnekleri ile masamızı bezeyince yemeğimizin sonu hüsran oldu.....

Bu nedenle bu lokantaya giderseniz yalnız İtalyanların yediği et yemeklerini tatmanızı öneririm. Ama Avrupalılar eti az pişmiş yedikleri için garsonlara mutlaka eti iyi pişirmeleri gerektiğini söylemeye unutmayın.... Afiyet olsun..  

 

Not: Küçültülmüş resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Vaktiniz olursa Murat Özsoy' un aşağıdaki güzel yazısını da okumanızı öneririm.

 

Floransa
Murat ÖZSOY

Michelangelo’nun başyapıtı Davut heykeline ev sahipliği yapan Floransa’ya öğleye doğru ulaşıyoruz. Tüm gece otobüs yolculuğundan sonra hayli yorgunuz doğrusu. Ayağımızı sürüye sürüye de olsa kent merkezine yürüyoruz. Dünyanın hem en eskisi, hem de en büyüklerinden biri olan Uffizi Sanat Galerisi önünde yüzlerce kişiden oluşan inanılmaz kuyruğu görünce moralimiz iyice bozuluyor. En iyisi, otelimize dönüp birkaç saat dinlenmek galiba! Siesta’yı hep İtalyanlar yapacak değil ya!..

İki bin yılı aşkın bir süre önce, Sezar’ın emriyle Arno Nehri kıyısında kurulur Floransa. Kent, adını bereket tanrıçası Flora’dan alır. Adının hakkını vermek için de çalışır, didinir, bereketine bereket katar! Medici ailesinin 1434 yılında başlayan iktidarından itibaren de sanatın ve kültürün beşiği olur. Botticelli’den Leonardo da Vinci’ye, Raphael’den Donatello’ya, Michelangelo’dan Rubens’e kimlerin başyapıtları yok ki bu beşiğin içinde! Kırkı aşkın sanat müzesine ev sahipliği yapan bu güzelim kentte kaç parçaya bölünmemiz gerektiği konusunda ilginç fikirler yürütüyoruz!

Ortaçağ ve Rönesans sanatı alanında dünyanın en büyük iki koleksiyonu Floransa’da. Bunlardan biri, adını Medici düklerinin ofisinden alan Uffizi Sanat Galerisi, diğeri ise, bir zamanlar kralların yaşadığı muhteşem Pitti Sarayı. Büyük başın büyük derdi olurmuş! Bu derece muhteşem sanat koleksiyonlarını korumak da gerçekten ciddi bir sorun olmuş! 1966’da Arno Nehri taşmış ve kent feci bir sel baskınına uğramış. Tüm dünyanın katkılarına karşın, kentin sanat eserlerinin restorasyonu hayli uzun yıllar almış. “Malın var mı derdin var!” diye boşuna söylememiş eskiler!

Henry James’ten Stendhal’e, Albert Camus’dan Mark Twain’e bu kentin hayranları saymakla bitecek gibi değil. Yarım milyonluk kenti yılda bir milyonu aşkın turist ziyaret ediyor! Her yıl nüfusunun iki katı kadar turist ağırlamak da her kente nasip olmaz doğrusu!
 

"TEFECİLER CEHENNEMLİKTİR!" DİYEN KİLİSE BANKACIDAN BORÇ ALIYOR!

Rönesans dünyasında Floransa, Medici ailesi ile inanılmaz bir kader birliği yapar. Nasıl yapmasın ki, XIII.yüzyıldan itibaren Floransa’ya yerleşmiş olan Mediciler kentteki iş hayatının yarısını kontrol eder hale gelmiştir! Üstelik, Mediciler asıl gücünü, Venedik, Roma, Pisa, Milano ve Avrupa’nın diğer önemli merkezlerinde kurdukları bankalarından almaktadır. Pazarda herkes ambarındaki unu kadar konuştuğundan, ambarı ağzına kadar unla dolu Mediciler de 1434 yılında iktidarı bir ele geçirirler ki, üç asır boyunca onları iktidardan düşürene aşk olsun!

Medici finans imparatorluğu, “borç yiğidin kamçısıdır” düsturuyla kamçıya doymayan Avrupalı hükümdarlara, özellikle de Papaya borç verir. Ancak, gün gelir, hükümdarlar borçlarını ödeyemez, sermayeyi kediye yükleyen Medici imparatorluğu da iflas ediverir. “Güvenme varlığa, düşersin darlığa” sözüne aldırış etmemek hayli pahalıya mal olmuş anlaşılan bu hanedana!

Medicilerin Papaya bile borç vermesi, siyasetin ne denli tuhaf beraberlikler yarattığını göstermesi açısından hayli ilginçtir! Çünkü, bir zamanlar, Katolik Kilisesi tefeciliği yasaklamış ve tefecilerin cehennemde çürüyeceğini söylemiş; böylece de, meydan Yahudilere kalmış. Yahudilerin tefeci piyasasındaki tekeli, Medicilerin bankacılıkla ilgilenmeye başladığı döneme dek sürmüş, sonra da “Zaman sana uymazsa sen zamana uy!” düsturundan hareket eden Hıristiyanlar para piyasasına ağırlıklarını koyuvermişler! Tabii, bu arada, İncil’deki, “Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği’ne girmesinden daha kolaydır” sözü, artık telaffuz edilmez hale gelivermiş. Boşuna değilmiş demek ki, “Dünya ile ahret iki ortak kadındır; birini razı ettin mi, öbürü kızar!” deyişi...
 

ALMAN KOMUTANIN KIYAMADIĞI VECCHİO KÖPRÜSÜ

Ortaçağ kentlerinde çok az sayıda köprü varmış. Koca Paris’te sadece iki, Roma’da Tiber Nehri üzerinde ise topu topu üç köprü bulunurmuş o çağda! Floransa’nın en eski köprüsü de, Arno Nehri’nin en daraldığı yere kurulmuş olan Romalılardan kalma Vecchio Köprüsü’dür. Adı da zaten “Eski Köprü” anlamına gelir. 1944 yılında, Alman ordusu İtalya’dan geri çekilirken Nazi komutanın havaya uçurmaya kıyamayıp iki tarafındaki ortaçağ kuleleriyle yakındaki binaları yıkarak geçilmez hale getirmekle yetindiği köprü işte bu köprüdür.

1345’te inşa edilen köprüde, ilk zamanlar sadece kasaplara yer verilir. Sonraları, ayakkabıcıdan demirciye dek türlü çeşitli dükkânlar boy atar köprüde. Tarihler 1591’i gösterirken büyük yerden büyük bir emir gelir: “Bütün dükkânlar yıkıla, yerlerine kuyumcular kurula!”. O gün, bugündür, Vecchio Köprüsü’nde kargadan başka kuş, kuyumcudan başka dükkân bulunmuyor! Köprüde büstü dikili olan Cellini de zaten bir kuyumcu ustası. Vecchio Köprüsü’nün dört asırlık muhteşem ev sahipliğinin de katkısıyla olsa gerek, Floransa’nın kuyumculuktaki şöhreti hiç de yabana atılamayacak bir düzeye ulaşmış durumda!
 

“ROMEO VE JULİETTE” İN ESİN KAYNAĞI

Shakespeare’in, “Romeo ve Juliette”ine esin kaynağı olan iki asil aile arasındaki kanlı çatışmalar gerçekte Floransa’da geçer. Bu çekişme, XIII. yüzyıl ortalarında papa ile imparator arasındaki savaş sırasında patlak verir ve Romeo’nun ailesi papanın, Juliette’in ailesi ise imparatorun tarafını tutar. Böylece, Floransa’daki basit kavga, tüm Kuzey İtalya kentlerine yayılır.

Shakespeare’in bu çatışmalardan üç buçuk asır sonra 1595’te kaleme aldığı oyununda kent Verona’dır. Romeo ve Juliette’in aşkı, aileler arasındaki korkunç kin karşısında umutsuzdur, bu yüzden iki âşık peş peşe intihar eder!.. Kahramanlarının trajik sonu oyun yazarı Shakespeare’e hem zenginlik, hem de soyluluk unvanı getirir!.. İlginçtir, o dönemin muhafazakârları, tiyatroları, çevredeki genelevlere benzetecek kadar tiksindirici bulurlarmış!
 

CEKETLİ ŞARAP, ELMALI GÖZLÜK!

Adını bereket tanrıçasından alan Floransa’nın çarşısı da adı gibi bereketli doğrusu! Şarap şişesinin üzerine, minik bir erkek ceketi giydirmişler, on iki bin lirete satıyorlar. Minik ceket, şarabın fiyatını hayli artırmış anlaşılan! Lüks mağazaların vitrinlerindeki elbise ve ayakkabı etiketlerini sıfır bolluğundan dolayı okumakta güçlük çekiyoruz. “Gelateria” adlı dondurmacı dükkânlarına sık sık rast geliyoruz Floransa’da. Doğrusu, tadı da nefis dondurmaların. Meydanlarda, bir masanın etrafına iki portatif iskemle atıp mum ışığı ve sokak lambası altında “Tarocchi” ilanlarıyla tarot falı bakan falcılarla Roma’da olduğu gibi Floransa’da da hayli sık karşılaşıyoruz.

Bir gözlükçü vitrinine gelişigüzel serpiştirilmiş elma ve armutlar dikkatimizi çekiyor. Vatandaşın, dükkândan içeri girip, “İki kilo elma istiyorum, bir de Ferre marka güneş gözlüğü!” demesi içten bile değil doğrusu! Az ötedeki hamburgercinin vitrinine de ilginç bir resim çizmişler. Hamburger nefes nefese koşturuyor, peşinden de bir çift takma diş kovalıyor! Bir başka vitrinde parmak büyüklüğünde mini minnacık dikiş makineleri görüyoruz. Üzerlerindeki etikette ise en az beş sıfır var! İran rejim karşıtlarının fotoğraflı muhalefeti Roma’da olduğu gibi Floransa sokaklarında da yoğun biçimde sürüyor.
 

MEGAFONLU HAŞHAŞ PROPAGANDASI!

Floransa’nın en kalabalık caddelerinden birinde “Droga illegale - Mafia Arricchita Antiproibizionisti” pankartı ilgimizi çekiyor. Her türlü uyuşturucunun serbest bırakılmasını talep eden bir pankart bu! Saçı dökük bir konuşmacı haşhaşın ve marihuananın yasallaşması konusunda İtalyanca ve İngilizce olarak megafonlu ikna turları yapmakta. Radical Party imzalı “Legalize Drugs” ve “Legalize Cannabis” afişleri de İngilizce yazıldığına göre özellikle turistlerden yardım istiyordu anlaşılan.

El ilanları dağıtıp her türlü uyuşturucu yanı sıra, uyuşturucu elde edilen hintkenevirinin de yasallaşmasını istiyorlar. El ilanında, “Uyuşturucular, tehlikeli olduğu için yasak değil, yasak olduğu için tehlikelidir!” deniyor ve devam ediliyor, “hintkenevirinin üretim ve tüketiminin yasallaşması konusunda İtalyanların oy kullanabileceği yeni bir referandum için imza toplayanları destekleyin!”.

Standlarında da bir hintkeneviri yaprağı resmi altına “Yasallaşsın!” diye not düştükleri tişörtler satıyorlar. Gezimiz boyunca, hemen her kentte, el bombasından Che Guevera’ya kadar yüzlerce ilginç tişört görüyoruz ama, uyuşturucu elde edilen hintkenevirinin yasallaşmasını isteyen tişört de Floransa’ya kısmet oluyor!

Standda konuştuğumuz gözlüklü adam, uyuşturucunun yasallaşmasını neden istediğini sorduğumuzda, “uyuşturucu satışının yasaklanmış olması, mafyaya milyonlarca dolar kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor ki!” diyor. “Peki, hiç mi denetim olmamalı sizce?” dediğimizde ise, “hafif uyuşturucular markette, ağır uyuşturucularsa eczanede satılabilir belki!” buyuruyor! Ne iş yaptığını soruyorum. Banka müdürüymüş, ayrılmış, iş arıyormuş! Bu şartlar altında, iş bulmasının hayli zor olabileceğini düşünmeden edemiyorum!

Bu konuşmaların üstüne, bir kara köpek geliyor ve uyuşturucunun yasallaşmasını isteyen pankartın üzerine def-i hacette bulunup yoluna devam ediyor. Tüm bu manzara karşısında, bize de, “Hayırlısı olsun!” demekten başka bir şey düşmüyor doğrusu!..
 

359 YIL GECİKEN ÖZÜR!

Galileo Lisesi önünden geçiyoruz. Sırf, “Dünya güneş etrafında dönüyor!” dediği için, 1633’te Engizisyon karşısına çıkarılan ünlü İtalyan gökbilimci ve fizikçi Galileo Galilei, yirmi gün süren davada, kendini pek savunmaz, diz çökerek öğretisini yadsımak zorunda kalır. Eğer inkâr etmemiş olsa, işkence görecek ve hatta kazığa bağlanıp diri diri yakılacaktır. Zavallı Galilei ve zavallı insanlık!..

Bir söylentiye göre, Galilei doğrulurken ayağını yere vurur ve “Ama, gene de dünya dönüyor!” diye haykırır. Bir başka rivayete göre de, mahkeme salonundan çıkarken, avizenin sallandığını görür ve “yine de dönüyor!” der. Galilei’nin bunları söyleyip söylemediği pek belli değil ama, Floransa yakınlarındaki evinde Engizisyon gözetiminde yaşamaya mahkûm edildiği, birkaç yıl sonra da kör olduğu biliniyor…

Papa II. John Paul 1992’de, kilisenin Galilei’ yi yargılamasının bir “yanlışlık” olduğunu söyler! Bu “yanlışlığın” kabulü için tam 359 yıl geçmesi gerekmiştir! Ne demeli, buna da şükür! Peki, ya diğer “yanlışlıklar”?..

Engizisyonun mahkûm ettiği bilim adamının adının şimdi bir liseye verilmesiyle, insanlığa çektirilmiş olan bunca acı, bu kadar kolaylıkla unutulabilecek ve affedilebilecek mi ki? Bu arada, dünyanın döndüğünü en nihayet kabul etmesi için aradan bunca yıl geçmesini neden beklediği sorusunun yanıtını Vatikan verebildi mi? Son olarak, Galilei’yi mahkûm etmiş olan Papa ve Engizisyon yöneticilerine, 1992’de “yanlışlığın” kabulü sonrasında, Vatikan tarafından vicdanlarda da olsa herhangi bir ceza verilip verilmediği konusu da insanlığın kafasını ciddi biçimde meşgul etmesi gereken sorulardan olsa gerek!
 

GÖZDEN CADI TEŞHİSİ!

Her ne kadar, İspanyol Engizisyonu’nun üç buçuk asırlık bir dönemde katlettiği insan sayısı yirmi beş bini bulmuşsa da, Protestanlar da onlardan hiç mi hiç aşağı kalmamışlar doğrusu! Sadece, XVI. ve XVII.yüzyıllarda İngiltere’de büyücü suçlamasıyla acılar içinde ölüme gönderilenlerin sayısı otuz bini aşmış!

İspanyol Engizisyonu’nun maliyetleri bir dönem öylesine çok artar ki, halka açık idamları iptal etmek zorunda kalır. Çünkü, “infazların hemen ardından düzenlenen halka açık şölenler” bütçeyi fevkalade sarsmaktadır! Bakın “Kızıl Kardinal” Richelieu ne demiş 1639 yılında: “Dünyanın en namuslu, en dürüst, en erdemli adamına altı satır yazı yazdırın; onu ölüme gönderecek en az bir açığını yakalarım!”. Yakalar mı yakalar doğrusu!

O dönemde yargılamalar yalnızca yazı üzerine olsa, “yazma-kurtul!” diye düşünülebilirdi. Ancak, Engizisyonun hışmından, yazmasan da o kadar kolay kurtulamazdın! Bir dönem Sevilla’de ortaya çıkan bir papaz “cadıları” gözlerinden tanıdığını iddia eder ve bu papazın teşhisiyle tam üç yüz yetmiş kadın yakılarak öldürülür!

“Gözden karakter teşhisi”nde devrim yapan papaz, “zındıkları” da tanıyabildiği iddiasıyla epeyce “zındığı” telef eder. Zamanla, işi iyice ilerletip bu kez de Engizisyonda görevli başka bir papazı gözlerinden teşhise yeltenince film kopar ve bu kez “cadıların ve zındıkların amansız teşhisçisi papaz” içine şeytan girdiğine karar verilerek yakılır! Ava giden avlanmış, ancak avlanana dek de hayli can yakmıştır! “Yazıdan, sözden ve gözden zındık teşhisi” yanı sıra, “idrardan karakter tahlili”ne yeltenen Engizisyoncu çıkmamış mı acaba, merak etmemek elde değil doğrusu!

Öğleye doğru Rönesans’ın beşiği Floransa’dan ayrılacağımızdan son bir kez daha Duomo Meydanı’na ve gotik katedrale uğruyoruz. Bir buçuk asırlık bir çalışmadan sonra 1436’da tamamlanan Santa Maria del Fiore Katedrali’nin ününe ün katan bir özelliği de Dante’nin burada vaftiz edilmiş oluşu.

Katedral’in hemen önündeki, sekiz köşeli, yeşil-beyaz mermerli San Giovanni Vaftizhanesi bin yıllık geçmişiyle kentin en eski yapısı! Vaftizhanenin Doğu Kapısı, ya da Michelangelo’nun deyişiyle “Cennet Kapısı” yirmi yedi yıllık bir çalışmadan sonra ancak 1452’de tamamlanabilmiş. Bir vaftizhane kapısı yirmi yedi yılda tamamlanabiliyorsa varın gerisini siz düşünün! Üzerindeki on bronz paneldeki kabartmaların konusu Eski Ahid’den yani Tevrat’tan alınmış. Havva ile Adem’in Yaratılışı’ndan başlayıp Seba Melikesi ile tamamlanıyor panellerdeki öyküler. Yeşil-pembe-beyaz renkli, seksen beş metrelik Çan Kulesi ise gerçekten çok etkileyici. Üstelik de tam yedi asırlık!..
 

MEDİCİ PRENSİNİN SEKS KÖLESİ ORDUSU!

İnşası bir asır süren ve 1700’lerin başlarında tamamlanan San Lorenzo Kilisesi Medici Şapeli’ndeki mermer desenlerin mükemmelliği karşısında şaşkına dönüyoruz! Mermerin, nakış gibi bu derece ince ince işlenebileceğini hayal bile etmek son derece zor doğrusu! Mediciler’in mezarları için yapılan bu şapelin düzenlenmesi de tahmin edilebileceği gibi Michelangelo’ya ait. İki düke ait lahitlerin üzerine, ölümlü dünyanın simgeleri olan “Gündüz ve Gece” ile “Alacakaranlık ve Şafak” heykelleri yerleştirilmiş. Her birinde bir erkek ile bir kadın yer alıyor. Kompozisyon ustalığı açısından bu derece özgün bir başka yapıt dünyada gösterilemiyor. Mediciler’e mezar düzenlemesi yapan Michelangelo’nun kendi mezarı ise Galilei, Machiavelli ve Rossini’nin de mezarlarının bulunduğu XIII.yüzyıla tarihlenen Santa Croce Fransiskan Kilisesi Medici Şapeli’nde.

Acid-Jazz’lı, orak çekiç’li ya da Che’li tişörtler denizini geçip Medici ailesinin 1540 yılına dek yaşadığı Medici Sarayı’nı geziyoruz. Son Medici Prensi Gian Gastone’un hem kadın, hem de erkeklerden oluşan “seks kölesi ordusu”nun dört yüz kişiyi aştığı rivayet olunuyor. Et kokarsa tuzlanırmış, ya tuz kokarsa ne yapmalı ki?..
 

GALLERİA ACCADEMİA’DA DAVUT HEYKELİ

Vakit darlığından, dosdoğru Galleria Accademia’ya yönelip kuyruğa giriyoruz. Galleria Accademia tüm İtalya’nın en ünlü müzelerinden biri. Bu şöhretin nedeni de çok basit! Davut heykeli burada hayranlarıyla buluşuyor. Yaklaşık bir saatlik bekleyişten sonra, Michelangelo’nun ünü dünyayı tutan başyapıtı önündeyiz. Rehberler, heykelin her bir damarını, her bir kasını ayrı ayrı anlatacaklar vakit yetse! Gerçekten de, Davut heykelinin ellerindeki ve boynundaki damarlar öylesine canlı ki, etkilenmemek elde değil doğrusu!

Michelangelo, üç yıllık bir çalışma sonucu, 1504 yılında tamamlar heykeli. Tüm dünyanın asırlardır hayranlıkla izlediği bu eser ortaya çıktığında, inanması zor ama, dâhi sanatçı sadece ve sadece yirmi dokuz yaşındadır! Michelangelo’nun, Rönesans insanını ön plana çıkarmış olduğu Davut heykelinin Apollo’dan ve hatta Herkül’den daha yüklü bir anlatıma sahip olduğu kanısı yaygın. Davut; kuvvetli vücuduyla gücü, cesur yüz ifadesi ile de öfkeyi sembolize ediyor.

Ancak, yine böyle güçlü, kuvvetli ve öfkeli birinin, 1527 yılındaki bir kargaşa sırasında, Vecchio Sarayı’ndan fırlatıverdiği bir masa yüzünden Davut’un sol kolu kırılır! Sadece bir kolun restore edilmesi on altı yıl sürdüğüne göre, Davut heykelinin bu masa fırlatma operasyonundan ucuz kurtulduğu bile söylenebilir! Bir de, güçlü, kuvvetli ve öfkeli birileri, Davut heykelinin koluna masa değil de, başına bir yatak odası takımı fırlatıverseydi? İnsan olabilecekleri düşünmek bile istemiyor!

Vecchio Sarayı’ndan fırlatılan masa yüzünden Davut heykelinin sol kolu kırılınca, sütten ağzı yanan Floransalılar yoğurdu üfleyerek yemeğe karar verirler. Davut’un orijinali, 1873 yılında, sırf bu heykel için yapılmış olan Galleria Accademia’da emniyet altına alınırken, meydanlar da Davut’suz mahzun kalmasın diye, mermer kopyası Signoria Meydanı’na, bronz kopyası ise Michelangelo Meydanı’na yerleştirilir.
 

FLORANSALILAR İÇİN DAVUT HEYKELİ ÖZGÜRLÜĞÜN SEMBOLÜ

İsrailoğullarının peygamberi ve kralı olan Davut, vahşi hayvanlara karşı tek başına giriştiği dövüşlerdeki başarısı ve gözü pekliği ile tanınıyor. Bundan yaklaşık üç bin yıl kadar önce yaşamış olduğuna inanılan Davut, Dev Calut’u sapan taşıyla öldürmesi ile ünlü. Kuran’ın bir çok ayetinde de adı geçen Davut Peygamber, İslam inancına göre, kendilerine kitap indirilen dört peygamberden biridir. Zebur’un Davut Peygambere gönderildiğine inanılır.

Yine inanışa göre, Davut Peygamberin güzel ve tok sesinin etkisiyle, yabani hayvanlar uysallaşır, uçan kuşlar yerlere düşer! Halk arasında, sesi gür ve tok olan erkekler için “dâvudi sesli” denmesinin nedeni de budur.

İşin ilginci, dev Calut’u öldürmesi ile ünlenen Davut Peygamber, bu heykelinde, beklenebileceği gibi, bir ayağını devin kesik başının üzerine koymuş halde ifade edilmez. Çünkü, Davut Peygamberin, zaferini, acı kuvvetine değil, zekâsına ve masumiyetine borçlu olduğu vurgulanmak istenmiştir. Davut heykeli, asırlar boyunca Floransalılar için özgürlüğün sembolü olmuştur. Saldırgan düşmanlarla çevrili kent, kendini, çok güçlü düşmanları dize getiren Davut Peygamberle özdeşleştirmiştir.
 

DAHA İYİ BİR NEDEN OLABİLİR Mİ YAKILMAK İÇİN?

Davut’un mermer kopyasının yerleştirildiği Signoria Meydanı, bir yandan Vecchio Sarayı’na ev sahipliği yaparken, öte yandan da reformcu Dominiken keşiş Savonarola’nın 1498’de önce aforoz edilip sonra da yakılmasının acılarını taşıyor.

Bu keşişin yakılmayı hak edecek ne yaptığı uzun süre aklımı kurcalıyor. Sonunda öğreniyorum ki, Medici hanedanının üç asırlık iktidarını 1494-98 arasında kesintiye uğratan devrimin lideri bu keşiştir. O zaman pek çok şey kafamda berraklaşıyor. Medici iktidarını kesintiye uğratmaktan daha iyi bir neden olabilir mi Signoria Meydanı’nda yakılmak için! En fazla yağ, en çok gıcırdayan tekerleğe sürülmez mi?

1310 yılında tamamlandığına göre, yedi asırlık bir ömrü arkasında bırakan Vecchio Sarayı’nın doksan küsur metrelik upuzun bir de kulesi var. Sarayın içi nefis eserlerle dolu, ancak ne fotoğraf, ne de video çekimine izin veriliyor! Bu nefis sarayı yaptıranlar ve aileleri şöyle ayaklarını uzatıp rahat edebilmişler midir burada acaba? Doğrusu pek sanmıyoruz… Çünkü, sarayın tamamlanmasının üzerinden daha kırk yıl bile geçmeden Floransa’nın kara yılı olan 1348’de, yüz bin kişilik kent nüfusunun altmış bininden fazlası vebanın pençesinde can verir! 
 

KUYRUKLUYILDIZ VEBA SAÇIYOR! ÇARESİ: KUŞ MASKESİ!

Kara veba, sadece Floransa’yı değil tüm Avrupa’yı kasıp kavurur. Cenevizli tüccarlar tarafından Kırım’dan taşınan hastalık çok hızlı bir biçimde Avrupa’ya yayılır. Her yerde ölü sayısı korkunç biçimde artar. Veba, yıllardan beri iyi ürün alamadığı için zaten perişan olmuş halkın üçte birini, hem de birkaç ay gibi çok kısa bir sürede yok eder! 1350 yılında uzaklaşan salgın pek kendini unutturmaya niyetli değildir; yüzyılın sonuna dek on yılda bir tekrar geri gelir!

Yıllar boyunca, vebanın, günahları yüzünden insanlara Tanrının gönderdiği bir ceza olduğuna inanılır. Veba, umutsuzluğa ve çılgınca davranışlara sebep olmaktadır. Pek çok kentte, hiçbir suçu olmayan dilencilerle Yahudiler kuyuları zehirlemekle suçlanıp katledilirler. Kimi kentlerde de, günah çıkartmak isteyenler, sokaklarda ayin alayları oluşturup kendi kendilerini kırbaçlayarak dolaşırlar!

Oysa tek suçlu, veba basilinin taşıyıcısı piredir. Farenin üzerinde parazit olarak yaşayan pire, fareden insana geçip hastalığı başlatır. Çöp dolu sokaklarda kara farelerin, sıçanların birdenbire çoğalışı vebanın gelişinin habercisidir. İlginçtir ki, kimi bölgeler mucizevi şekilde bu felakete uğramaz! Mucizenin nedeni ise veba salgınının ticaret yollarını izlemesi ve bu yollardan uzakta olan bölgelere ulaşamamasıdır!

Savaş yaralarını tedavi etmekle sınırlı Ortaçağ tıp bilgisinin veba salgınıyla savaşabilmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Paris Üniversitesi’nin insan anatomisi hakkında pek az bilgisi olan hekimlerine göre, veba salgını, gökyüzünden geçen büyük bir kuyrukluyıldızın havayı zehirlemesi sonucu ortaya çıkmıştır! Bu ilginç teşhisten sonra sıra tedaviye gelmiştir! Ortaçağ hekimleri, kuyrukluyıldızın zehirlediği havayı temizlemenin çaresi olarak, halka, kocaman ateşlerde kokulu tütsü ve papatya yakmayı önermektedir! “Yarım hoca dinden, yarım hekim candan eder!” dedikleri kadar varmış doğrusu! 

Hava yoluyla bulaştığına inandıkları vebadan korunmak için insanlar, kafalarına kuş gagasını andıran, içi kokulu maddelerle dolu garip ötesi maskeler takarlar! Etrafa sirke serpmek, böcek tozlarından lapa yapmak gibi popüler tedavi yöntemleri de havanda su dövmekten öte bir işe yaramaz! Sonuç olarak, üst üste yığılmış tabutlar, alelacele toplu mezarlara atılıveren cesetler gibi korkunç sahneler pek çok kentin değişmez görüntüsünü oluşturur veba salgını boyunca…

 

 

 


[Ana Sayfa] [Seneler Önce Dünya Turu] [Madrid] [Cordoba] [Granada] [Sevilla] [Barselona] [Girona] [Dali] [Moskova Genel] [Amerika] [Çin] [Hong Kong] [Tayland Bangkok] [Singapur] [Endonezya] [Dubai] [Maldivler] [Paris 1] [Paris 2] [Nice] [Montpellier] [Nancy] [Floransa] [Sicilya] [Amsterdam] [Kopenhag] [Malmö] [Prag] [Mısır hakkında..] [Mısır izlenimleri] [Sharm El Sheikh] [Ürdün ve Amman] [Petra ve Ölü Deniz] [Brezilya] [Sudan] [Arabistan] [Adapazarı-Bolu]
[Gezi Indeksi]