[ Anasayfa ]
Yazilar Indeksi ] Gönül Öğretmenim ] Ölüler Kültü ] Osiris Gizemleri ] Türkçe’mizi  katledişimiz üzerine.. ] Kuran Tercüme Edilebilir mi? ] İslam Üzerine ] Sure İsimleri ] Recm ] Yasin Suresi ] Kurban ] Sayılar ] 3M ] [ Anzak Törenleri ] Gelibolu Gezisi ] Arabalara göre Şoför Karakterleri ] Kadın Mantığı ] İnternet Tehlikelerinden.. ] Femme Fatale ] Pırlanta... ] 2 şarkının anımsattıkları... ] Sevenin gözü kör mü oluyor acep? ] Var mısın ? ] Bir şehiriçi Otobüs Yolculuğu ] Kültürlü Olmak... ] Kültürlü Olmak: Santral İstanbul ] Pierre Loti Üzerine ] Bizantion' dan İstanbul' a ] İstanbul 1910-2010 ] Kültürlü Olmak... ] Rehberlik Anıları 1 ] Rehberlik Anıları 2 ] Rehberlik Anıları 3 ] Rehberlik Anıları 4 ] Rehberlik Anıları 5 ] Doktor Anıları 1 ] Pazarcılar ] Eşitlik ] Su Ateş Toprak ] Sütunlar ] Hygia ] Dünyanın Yeni 7 Harikası ] Ayasofya ] Süleymaniye ] SultanAhmet ] Saraylar ] GS Lisesinden de Karaktersizler çıkar ]

 

 


sdmenu.gif (328 bytes)    Anzakların Asaleti ve Bizim İdarecilerimizin …

 
 

Her sene olduğu gibi bu sene de Çanakkale’de şehit olan Anzakların torunları, 24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gecenin ayazında, ataları için tören düzenlediler. Törene katılanların sayısı 7.500 idi!

Bu insanlar İstanbul’dan veya Ankara’dan Çanakkale’ye gelmediler. Dünyanın öbür ucundan 20.000 km ötesinden uçaklar dolusu, saygı duruşu için akın akın geldiler: Avustralya ve Yeni Zelanda başta olmak üzere İngiltere, Fransa, Kanada, İrlanda, Hindistan, Pakistan ve hatta Almanya'nın geldiler ve törenlerin bu yıl 87'ncisi düzenlendi.

Törene katılanlar arasında Avustralya Genel Valisi ve Yeni Zelanda başbakanı da vardı. Dünyanın dört bir yanından gelenler, gecenin ayazında, atalarının tam saldırdıkları saatlerde insanın vicdanını titretecek duygusal bir tören daha düzenlediler:

Tören alanına kurulan dev ekranlardan savaşla ilgili belgeseller ve savaşa katılan askerlerin söyleşileri aktarıldı. Avustralya Muhafız Birliği ve Yeni Zelanda Silahlı Kuvvetleri üyelerinden oluşan tören kıtasının saat 05.30’da alana gelmesiyle ‘Şafak Ayini’ başladı. Yeni Zelanda Genelkurmay Başkanı, ataları anma çağrısında bulundu. Türk subayları tarafından ise Atatürk’ün 1934 yılında Anzak annelerine hitaben yazdığı mektup:

“Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar; göz yaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bağrımızdadır.
...Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır
” Türkçe ve İngilizce olarak okundu.

Konuşmaların ardından Yeni Zelandalı ve Avustralyalı Baş Rahipler, barış için dua yaptı, ilahiler okundu. Ataları için dua eden torunlar duygulu anlar yaşadı ve gözyaşı döktü. Tören, savaşa katılan ülke çelenklerinin Anzak yazısının bulunduğu kaideye konulmasıyla devam etti. 2 dakikalık saygı duruşu ardından, İstiklal Marşı, Avustralya Milli Marşı ve Yeni Zelanda Milli Marşları çalınarak ülke bayraklarının göndere çekilmesiyle tören sona erdi.


 

Bizler ise aynı gün 57. alay için bol boş konuşmalı bir tören ve uzun bir yürüyüş yaptık. Nokta!

Şimdi gelin bu iki olayı karşılaştıralım:

bullet

Bizim törenimize ne yazık ki başbakan, cumhurbaşkanı veya TBMM meclis başkanı katılmadı. Halbuki Anzaklar atalarına karşı kendilerini en üst seviyede temsil ettiler.

bullet

Çanakkale şehitliği uzun zamandır mezbelelik idi. Hala da Anzak koyuna olan yol bitirilmiş değil! Hoş, sanki diğer şehitliklerimize giden tüm yollar şehitlerimize yakışır güzellikte mi?

bullet

Bizdeki törenlerde –bu seneki 23 nisan törenlerinde beklemekten ve sıcaktan bayılan yavrularımızı hatırlayın- mülki erkandan biri mikrofonu alır, yalnız kendini tatmin etmek için uzun uzun konuşur, töreni izleyenler ise sıkılırlar, “bir an önce bitse de evimize gitsek” diye düşünürler. Bizim törenlerimizde konuşmanın dışında insanın ruhunu etkileyecek hiçbir öğe yoktur!

bullet

Bizim törenlerimiz 9’da başlayacak denir, lakin halk en az 1-2 saat bekletilir -ki kalabalık iyice oluşsun- ondan sonra lütfen gelen büyüklerimiz, sanki bir padişah kullarına hitap ediyormuş gibi, uzun, boş sözlerle zamanı öldürürler. Buna karşılık Anzakların töreni şafak ayazında saat 05.30’da başlar her sene: tanyerinin alaca kızıllığında, atalarının saldırmadan önce neler hissettiğini anlayabilmek için! Aradaki farkı anlatabiliyor muyum acep? Aslında Anzakların yaptığı töreni, Çanakkale’de bizim için kanlarını son damlasına kadar akıtan atalarımız için seneler öncesinden ve gecenin ürperten soğuğunda bizim yapmamız gerekmez miydi? Bu hem bizim için, daha da önemlisi çocuklarımız açısından ne kadar anlamlı olurdu, değil mi? Tabi ben bunları yazacağım, sizler okuyacaksınız, sonra da “Ne kadar doğru şeyler söylüyor” deyip, hep beraber unutacağız. Hele hele devlet büyüklerimiz o saatte kalkmayı kendilerine yediremediklerinden “Kulların erken kalkması doğaldır; ama padişah istediği zaman gelir, konuşur” diye düşünmeye devam edecekler.. Ve önümüzdeki seneler de benzer boş sözlerin dolduramadığı törenlerle akıp gidecek ne yazık ki….

Gelelim başka bir noktaya:

Son zamanlarda Çanakkale şehitliğini gezen insanların rehberlerinden duyduğu “dehşetengiz” bir yorum varmış:

“Efendim, Çanakkale’yi Atatürk kurtarmamış! Askerlerimize, gökten inen ak sakallı, beyaz cüppeli ulemalar yol göstermiş!”

İnsanın poposuyla gülesi geliyor bu sözlere!

Atatürk’ün o müthiş dehasını yok edip, işi ucuz dinciliğe vurmak isteyenlerin propaganda yöntemi bu…

Hadi diyelim ki Çanakkale’ de ak sakallı dedeler kurtardı bizi; peki o zaman Sarıkamış’ da donarak ölen 90.000 evladımızı niye kurtarmadı, o beyaz sakallı hayali yaratıklar?

Konuyu açtığım zaman soruya en güzel yanıt, nur yüzlü annemden geldi:

bullet Yorum 1: “Çünkü Sarıkamış’ ta Atatürk yoktu.”
bullet Yorum 2: “Çünkü ak sakallı ulema Çanakkale’de askerlerimize Atatürk şeklinde görünmüştü!”.

Düşünün 70 küsur yaşındaki aklı başında bir Karadeniz kadınının bu değerli yorumunu. O bile Çanakkale savaşında, dini bütün Atatürk’ün, askerlerine nasıl yol gösterdiğini bu şekilde algılıyor.

Keşke bazı diğer insanlarımız da bir nebze annemin algısına ulaşsa…

Ne mutlu ki böyle bir anneden doğmuşum.

Dr. Ahmet GİRGİN
Nisan 2010

Not1:
Anzak kelimesi 25 Nisan 1915’de Gelibolu Yarımadası’na çıkan Avustralya ve Yeni Zelanda Silahlı Birlikleri (Australian and New Zealand Army Corps) adının kısaltılması olarak oluştu.

Gelibolu çıkarması, 1901’de kurulan Avustralya ve Yeni Zelanda’nın ilk büyük askeri harekâtı olması nedeniyle  Avustralya ve Yeni Zelandalılar için büyük önem taşıyor. Gelibolu’da 8 bin 700 Avustralyalı ve 2 bin 700 Yeni Zelandalı asker hayatını kaybetti. (dha)

Not2: "And The Band Played Waltzing Matilda"
Gelibolu'daki Anzakları anlatıyor... Kederli bir belgesel...

http://www.youtube.com/watch?v=VK6rZ--DhZM

Klip gerçek alıntılar yanı sıra büyük ihtimalle Mel Gibson'un gençlik filmlerinden 1981 yapımı "Gallipoli" (Gelibolu)'dan alınan sahneleri de içeriyor ve klipte dinlediğiniz şarkı bu filmde de kullanılmış idi.

Çanakkale savaşını anımsatan ve canlandıran sahneler eşliğinde dinlediğiniz ve sözleri İngilizce alt yazılı verilen şarkı aslında çok önemli. Bu klip İrlandalı tenor John McDermott'un söylediği parçaya çekilmiş yeni bir versiyon. Ben bu klipin Shane McGoven tarafından söylenmiş bir versiyonunu ( burada ) birkaç yıl önce izlemiş ve "Waltzing Matilda" deyimini savaşta bacağını kaybettiği için artık sevgilisiyle (Matilda) vals yapamayacak bir askere ironik, dramatik bir teşbih (benzeşim) yapıldığını sanarak, merak etmiş ve şarkının izini sürmüştüm. (Bu merak yok mu, bu merak... Ne işler açar insanın başına, ama ne güzellikler keşfettirir...)

Biraz dönüp dolaştıktan sonra hem çok ilginç öyküleri ıskalamamış oldum ve yolum Atatürk'e çıktı. Bunları paylaşayım:

Avustralya'da en önemli geleneklerden biri koyun yetiştirmekti ve yününden yapılan üretim de çok önemliydi. Hâlâ koyun kırpma yarışları geleneklerinin bir parçası olarak sürüyor. Koyun çobanları ve kırpıcıları özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda'da geçmişte sömürünün önemli aktörleriydi. Birçokları sırtlarında battaniye ve öteberi taşıdıkları yükleriyle işten işe dolaşır ve bu sırt yüküne "Matilda" denirdi. Bu bekâr ve göçebe yoksulların "Matilda"larından başka sarılıp yatacakları bir şeyleri de yoktu. "Waltzing Matilda" yükünü alıp gitmek, gezdirmek anlamına geliyordu.

1891 ve 1894 yıllarında ağır şartlara karşı ayaklanan ve grev yapan kırpıcılar Queensland'de neredeyse iç savaş çıkardılar. Yer yer  koyunları vurup öldürdüler. Polis ve mülk sahipleri peşlerine düştüler ve çatıştılar. Yakaladıklarını öldürdüler. Bunlardan biri, "Frenchy" Samuel, yakalanacağını anlayınca Combo gölcük'ünde kendini vurdu ve boğuldu.

Bu olaydan ilham alan şair Banjo Paterson 1895'de "Waltzing Matilda" başlıklı bir şiir yazdı. Christina Macpherson adında aslında müzisyen bile olmayan halktan bir kadın da buna halk ezgilerine benzeyen bir beste uydurdu. İlk kez 6 Nisan 1895 Winton kentinde North Gregory Otel'de Queensland  Başkanına verilen bir yemekte çalınınca inanılmaz bir rağbet gördü, ezgi halkın ağzına yapıştı. Ayni İzmir'imizin milli marşı gibi:" İzmir'in kavakları / Dökülür yaprakları / Bize de derler Çakıcı / Yar fidan boylum / Yıkarız konakları"...

Şarkı o kadar çok yayıldı ve sevildi ki, Avustralya'nın en bilinen ve  yaygın ezgisi oldu. Adeta Avustralya ve halkı ile özdeşleşti, bunların anılacağı her durumda, tanıtımda hem sözler hem de müzik simge haline geldi. Öyleki 1977'de Avustralya milli marşı için aday parçalar içinde bugün milli marş olan ve % 43 alan "Advance Australia Fair" arkasından % 28 ile ikinci oldu. Avustralya'nın hemen tüm Uluslar arası etkinliklerinde ve özellikle sporda ya açılış ya da kapanış parçası olarak onyıllardır çalınıyor. Oyunlarda maskot olan kangurunun adı Matilda. Gene Avustralya kadın milli futbol takımına "Matilda'lar" deniyor. Ayni bizim "Ay akşamdan ışıktır / Yaylalar, yaylalar..." gibi

Avustralya askerlerinin söylediği marş olduğu gibi, ordunun kullandığı bir model tank'a da Matilda dendi...

1971 yılında, Vietnam dönemi 68 kuşağının savaş karşıtı felsefesinin egemen olduğu zaman diliminde ve onun rüzgârında, şimdi 68 yaşında olan göçmen Avustralyalı şarkıcı Eric Bogle "And The Band Played Waltzing Matilda" (Ve bando Waltzing Matilda'yı çalıyordu) başlıklı sözleri de kendisine ait olmak üzere bu eski halk ezgisine bağlantılı bir beste yaptı. Şarkı savaşı yüceltenlere karşı duruyor ve insancıl yönüne vurgu yapıyordu. Avustralyalıların anılarında taze olan ANZAC koyu çıkartmasına gönderme yapıyor ve öykünün kahramanı olarak halk ezgisi "Waltzing Matilda"nın konusu gibi gezginci bir gencin nasıl asker edilip savaş cehennemine sürüldüğünü ve bacağını kaybettikten sonra dönüşünde kahraman olarak karşılanmakla beraber, zamanla unutulup gittiğini ve masum yaşamların nasıl kullanılıp bir kenara atıldığını anlatıyordu. Şarkının bir yerinde şöyle diyor:

"For to hump tent and pegs, a man needs both legs
No more waltzing Matilda for me"

(Bir çadır kurmak için insanın iki bacağı olmalı, ben artık "Matilda" mı gezdiremem)

Şarkının cehennemi anlattığı kısım ise şöyle:

Johnny Turk, he was ready, he primed himself well
He rained us with bullets, and he showered us with shell
And in five minutes flat, we were all blown to hell
He nearly blew us back home to Australia

And the band played Waltzing Matilda
When we stopped to bury our slain
Well we buried ours and the Turks buried theirs
Then it started all over again

(Mehmetçik hazırdı, kendini iyi savunuyordu.
Bize mermiler yağdırdı, bombalarla yıkadı
ve beş dakikacık içinde hepimizi cehenneme yolladı.
Nerdeyse Avustralya'ya kadar uçurdu bizi.

Ve bando "Waltzing Matilda"yı çalıyordu,
biz ölülerimizi gömmek için durduğumuzda.
Biz bizimkileri gömüyorduk, onlar da kendi ölülerini.
Sonra herşey yeniden başlıyordu)


Bu parça da kaynak aldığı "Waltzing Matilda" gibi neredeyse bir milli marş oldu. ANZAC günü olarak kabul edilen (çıkartma günü) 25 Nisan'da mutlaka çalınır oldu. Mayıs 2001 de tüm zamanların en önemli ilk 30 şarkısı içinde seçildi. Avustralya 1987'de Eric Bogle'a bu parça nedeniyle üstün hizmet nişanı verdi.

Peki böyle bir kahramanlık tarihinden nasıl olup da bir savaş karşıtı öyküye geçilmişti?

Bunun yanıtını da "Millet hayatı tehlikeye düşmeyince, harp bir cinayettir." diyebilen yüce insana borçluyuz. İşte, Atatürk'ün 1934 yılında yazıp, o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya verdiği ve Gelibolu ziyaretinde okuyarak tüm dünyaya duyurmasını istediği sözler:

''Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar...
Burada bir dost ülkenin toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar. Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.''

Nitekim Avustralyalılar da ayni duygularla başkent Canberra'daki ANZAC Parade denilen tören alanında bir düşman ordunun komutanına verilen değerin tek örneği olan anıtla Atatürk'ün bu sözlerini ölümsüzleştirmişler.

Çanakkale'de savaşan son ANZAC gazisi Alec Campbell 2002'de öldü.
İstiklal Savaşı'nın hayatta kalan son gazisi Eskişehirli Yakup Satar'ı da 2 Nisan 2008'de 110 yaşında kaybettik.

Artık bu savaş gerçek acılarını bilenler yönünden silindi. Yalnızca anılarda ve kitaplarda kaldı. Ancak bugün O yüce insanın kimliğini değersizleştirerek ancak böylece Türk evlâtlarını sözde "büyük devlet" olmak adına emperyalistlerin amaçlarına kurban edebilecek ve kanını dökecek yollara girilirken hiç olmazsa O'nu anabilmek ve bir kez daha anlatabilmek onurunu yaşamak istedim.

Güray Tezer

http://www.youtube.com/watch?v=VK6rZ--DhZM

Never forget what Ataturk, the first president of modern day Turkiye, said about those buried in the cemeteries at Galipoli...

"There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us,
Where they lie side by side here in this country of ours,
You, the mothers who sent their sons from faraway countries, wipe away your tears;
Your sons are now lying in our bosom and are in peace after having lost their lives on this land,
They have become our sons as well."

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

 

 

Dr. Ahmet Girgin'in Göz Hastalıkları Sitesi